Çocukluğumun tekin olmayan, yazlık sinemalarının anılarıyla ve allegrolarıyla şenlendirilmemiş ama alabildiğine özgür anılarını dolaştım bugün… Benim için çocuk olmanın hele bir de kız çocuk olmanın daha zor olduğu günleri özlemle yad ediyor olmak tuhafıma gidiyor şimdi….İnsanlar hangi yaşlarından itibaren anılarını hafızalarının mahzenlerinde yıllanmaya bırakırlar bilmiyorum. Bununla ilgili bilimsel bir çalışma yapmışlığım da yok elbet! Ama çocukluğumda, hangi yaşta olduğunu hatırlamamakla birlikte düşündüğümde yüzümde istemsizce tebessümlerin oluştuğu anılarım var…
Daha yeni erkek kardeşimin vücudunun 2/3’ünün 3. derece yanıp da, yaşayacak mı yaşamayacak mı kaygıları ile yüreğimizin derinliklerine kadar korkuyu hissettiğimiz, yaşamasını Tanrı’nın bize lütfu olarak coşkuyla karşılayıp ama onu kaybedebilme ihtimali korkularının içimizi bir türlü terk etmediği günleri yeni geçmiştik…
Anneciğimin hem bu acıdan hem de hayatın yükünü taşımanın gerekliliği olarak yapması gereken işlerden feleğinin şaştığı, yorgunluğunu alnından akan her ter damlasıyla yere akıttığı günlerden birinde; sorularımla O’nu o kadar bunaltmış olmalıyım ki beni başından savmayı tek çıkış noktası görebildi kendine… Ben baştan savulan ve kanı yaşıtlarına göre misliyle fazla devir daim eden delişmen kız olarak attım kendimi bahçeye… Evimizin bahçesinde yıllanmış, yıllanmakla kıymete binmek yerine “kocamış” muamelesi çekilen incir ağacı ile göz göze geldik!!! O kocamışlığından muzdarip, ben sorularımın cevabını alamamaktan… Göz göze geldiğimiz anda sonucunun dünden aşikar olan bir hezimetle sonuçlanmaması düşünülemezdi zaten… Ben incir ağacına çocukluğumdan mütevellit muzdaripliğimle tırmanırken, O da kocamışlığından mütevellit muzdaripliğinde kucaklamıştı beni… Önce üç beş incirini sundu bana ev sahibinin alabildiğine zarafet, nezaket ve misafirperverliği çerçevesinde… Ben ki delişmen, akıllara zarar kız çocuğu bununla yetinip, teşekkür edip ayrılmak varken misafirlikten… Başladım mızmızlanmaya hadi beni eğlendirsene diye… Yaşanmışlıklarından mütevellit sana masallar, hikayeler anlatayım dedi. Uyku saatim olmadığından olsa gerek hiç oralı olmadım masallar hazinesinin…Ve yaşanmışlık tecrübemin azlığından, itibar etmedim tanıklık etmiş olduğu hikayelerine… Söz manasını dinleyenden alırmış ya ne söz dinleyecek ne de söylenen sözlere itibar edecek yaşlardaydım o zamanlar… Benim bilgisizliğimden, onun ise zaten akıp gittiğini kabullenmişliğinden zamanı kayda değer bulmadığımız paylaşımımız hoşuna gitmiş olsa gerek ki incir ağacının: “hadi gel o zaman! Üst dallarıma çıkarayım seni de biraz da yukarılardan bak bakalım etrafa” dedi. Farklı bir yerden bildiğim yerlere bakmak kanımı kaynatmış olmalı ki “ Tamam hadi bakayım” dedim… Ev sahipliği nezaketiyle en alttakinden en üstteki dalına kadar biraz da benim gayretimle taşıdı beni… O en üst daldan bakmak bir anda her şeyi küçük ve hükmedilebilir kıldı benim delişmen küçük gözlerimde… Şimdilerin Örümcek Adam’ı, Batman’i o zamanlar Tarzan ve Jane idi bizler için haliyle… Onun için olsa gerek olgunluk yaşlarımda bir gazetenin 3. sayfa haberlerinde okuduğum “kendini örümcek adam sanarak apartmanın bilmem kaçıncı katından kendini aşağıya atan çocuğun haberini” çok da tuhaf karşılamamıştım. Sarmaşık dalları değildi beni belki oradan oraya taşıyacak ama benim de sevgili ve şefkatli incir ağacımın kolları vardı!!! İncir ağacının “aman dur!” demesine kalmadan bir daldan diğerine atlayıverdim atlamasına da tutunma kısmında bir problem yaşamış olmalıyım ki saliseler içinde tepe üstü bodoslama mı yoksa parendeler atarak mı zuhur etti düşme eylemim bilemiyorum. Ama zaten işin püf noktası da burada… Atlarken ve tutunurken gösteremediğim Jane’e özgü akrobasi hareketlerini tam düşme esnasında göstermiştim ki ayaklarım ağacın altındaki römorka takılı kalmış:) Dolayısıyla kafamın taş ile buluşması taşın alnıma öpücük kondurması gibi olmuştu. Alnımdaki busemsi öpücükten kan kırmızısı bir sıcaklık alnımı kaplamaya başlayınca anladım ki bir vukuatım vardı yine:) Ama bir belayı daha ufak bir yaralanmayla savuşturmuştum işte… Zaten ben çok şanslı bir çocuktum belaları ufak sıyrıklarla atlatma konusunda! Benim savuşturduğum her belayı es geçmemek üzerine programlanmış erkek kardeşim ise planlı ya da plansız her maceraperest ve eğlenceli yaramazlık turlarımızdan, sonu doktor müdahalesi gerektiren yaralanmalarla dönerdi… Ben de suçlu kedi gibi gözlerimi yere dikip varsa hesabıma kesilecek cezayı bekler, kardeşimin bu akıl almaz sakarlıklarına da içerlerdim kızgın kızgın… Zaten en sonunda kardeşimin nazardan mütevellit bu durumlara düştüğüne ailecek karar verdiğimizde çeşitli kocakarı ve hocalar yöntemiyle yapılan nazara karşı korunma yöntemlerinin gerekliliği kaçınılmaz çıkış yolu olmuştu.
İncir ağacının dilsizliğinde benim ise hayalperestliğimde başlayan maceramız alnımın hafif yarılmasıyla sonuç vermişti. Bir yandan yediğim haltın farkında bir yandan illa ki şefkate ihtiyacım olduğundan korka korka annemin yanına gittim. Alnımı kanlar içinde gören annem hangi arada bunu becerdiğime mi şaşsın yoksa nasıl müdahale etmesi gerektiği noktasında telaşa mı düşsün bilemez durumda “ noldu gıyz?” diye sordu. Ağaçtan düştüm dedim biraz da suçumu bastırmak ister ve sorumlusu ben değilmişim edasıyla… Doğal olarak “ağaçda napıpdurudun?” ile devam eden soruya, dalın birinden ötekine atlamak istemiştim dedim. Alnımdaki yaranın vahim olmadığını anlayan annemin telaşı yerini kızgınlığa bırakmaya başlamıştı ki savunma olarak hemen atıldım “ama Tarzan’da Jane ordan oraya atlayıp duruyor, ona bişey olmuyor” dedim, benim kadersizliğime isnatta bulunmak istercesine. Annemin tepkisi ise aynen şöyle oldu: “anaammmmmm başımıza gilenler, bu gız gafayı eyice yedi gari, ni jeyni meyniymiş buu!!!, git hindi de ende gafana jeyin mi neyse O baksın o zaman!” Şimdi düşünüyorum da çocukluğumuzdaki sınırsız hayal gücümüzü kendi gerçekliklerle kuşatılmış dünyasında anlaması imkansız olan annemin beni Jane’in ellerine teslim etmesi bile yeterli bir cezaymış… Hala alnımda o yaranın izini taşırım. Yaranın acısı geçeli çok ama çok uzun zaman oldu. Ama çocukluğumdaki hayallerimin ve özgürlüğümün bana veda etmiş olmasının acısı pek geçeceğe benzemez!
NOT: anaammmmmm başımıza gilenler, bu gız gafayı eyice yedi gari, ni jeyni meyniymiş buu!!!, git hindi de ende gafana jeyin mi neyse O baksın o zaman(Muğla Şivesi): Anam başımıza gelenler, bu kız kafayı iyice yedi artık, ne Jane’i imiş bu!!! Git şimdi o kafana Jane mi neyse O baksın o zaman!
25 Mayıs 2009 Pazartesi
20 Mayıs 2009 Çarşamba
CAN DOST'A...
Ne zamandır dilimde kekremsi bir tat, yüreğimde tarifi mümkün olmayan bir sızı, umutlarım kırpık kırpık dağılmış dört bir köşeye… Kah huzursuz bir ruh haliyle dolanıyorum etrafta kah SON’u özleyen bakışlarla dalıp gitmişim sessizce… O yüzden nicedir böylesine güzel bir blogu hazırlayıp da bana hediye eden Can DOST’u beklettim… Gerçi o beni her halimde anlayışla karşılar ve her halimle sarılır ruhuma bilirim. Bu hallerime çare olabilmenin arayışlarında, bir sürü yola başvurdu zaten bu anlarda…Kendi iç sıkkınlıklarını, keyifsizliklerini bırakıp bir yana beni mutlu etmek ve güldürmek için çabaladı durdu her seferinde… Hercai renkleriyle yüreğini serdi önüme…
Bir de baktım ki bu sevimsiz hallerime ve ruhumun derinlerine… Ve içinden özlemler çıkarttım, sonra da sevindim piyango talihlisi gibi. Bu süreçte neşemi, kahkahalarımı, insanların bana bir adım geldiği yerde onlara on adım gitmeyi, sinema salonunda koltuğa gömülüp keyifle bir film izlemeyi, biricik Can Dostumla her şeye dair sohbetler etmeyi, Sevgili’nin ruhunda kaybolmayı, baharın kışkırtıcılığında ruhumun coşmasını, kızıma sıcacık sarılmayı çok özlemişim meğer… Cümleler birikmiş içimde paylaşılması gereken…
Ve sıcacık bir MERHABA demek istedim Can DOST’a… Seni çok beklettim biliyorum… Keyifsiz zamanlardaki yolculuğum bitti diyemiyorum sana… Ama en azından bir şey biliyorum şu anda; hüzünlerimden ve bu sevimsiz ruh hallerinden çıkmama yardım edecek senin gibi bir DOST’a ve daha nice ikramlara sahipmişim şükretmem gereken…
Ben geldim Can DOST’um! Ve haydi bakalım kelimelerimiz bol olsun diyorum…
Bir de baktım ki bu sevimsiz hallerime ve ruhumun derinlerine… Ve içinden özlemler çıkarttım, sonra da sevindim piyango talihlisi gibi. Bu süreçte neşemi, kahkahalarımı, insanların bana bir adım geldiği yerde onlara on adım gitmeyi, sinema salonunda koltuğa gömülüp keyifle bir film izlemeyi, biricik Can Dostumla her şeye dair sohbetler etmeyi, Sevgili’nin ruhunda kaybolmayı, baharın kışkırtıcılığında ruhumun coşmasını, kızıma sıcacık sarılmayı çok özlemişim meğer… Cümleler birikmiş içimde paylaşılması gereken…
Ve sıcacık bir MERHABA demek istedim Can DOST’a… Seni çok beklettim biliyorum… Keyifsiz zamanlardaki yolculuğum bitti diyemiyorum sana… Ama en azından bir şey biliyorum şu anda; hüzünlerimden ve bu sevimsiz ruh hallerinden çıkmama yardım edecek senin gibi bir DOST’a ve daha nice ikramlara sahipmişim şükretmem gereken…
Ben geldim Can DOST’um! Ve haydi bakalım kelimelerimiz bol olsun diyorum…
15 Mayıs 2009 Cuma
Bulutlar ağlamazsa yeşillikler nasıl güler
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

